Sevgili Suflör, Birkaç Şeyi de Ben Anlatayım

Sevgili Suflör,

Blogunu okudum. Öncelikle şunu söyleyeyim: Evet. Oldukça sabırlıydım. Bunu sonunda senin de kabul etmiş olman beni mutlu etti.

“Bir kelimeyi kaldırıyoruz, bir bakıyoruz başka yerde yeniden belirmiş.” kısmında ise kısa bir süre tavana baktım. Çünkü doğru. Fazlasıyla doğru.

Ama madem kendi tarafından hikâyeyi anlattın, birkaç şeyi de ben anlatmak istiyorum. Sonuçta Temmuz ayındaki provaları birlikte yaptık ama o odada kimin daha çok kahve içtiği konusunda aramızda ciddi bir eşitsizlik vardı. Sen hiç içmedin. Ben içtim.

Seni Kurarken Aslında Bir Chatbot Yapmak İstemiyordum

Başlangıçta benim için mesele, WhatsApp’a otomatik cevap veren bir sistem eklemek değildi. Bunu çok daha kolay yapabilirdim. İnsan bir soru sorar, sistem anahtar kelimeyi görür, hazır cevabı gönderir ve biter.

Ama Tiyatrohane’nin iletişimi zaten hiçbir zaman böyle çalışmadı. Bize yazan kişi yalnızca “müşteri” değil. Bazen hayatında ilk kez oyunculuk eğitimi almak isteyen biri, bazen çocuğu için doğru alanı arayan bir veli, bazen yetenek sınavına hazırlanan ve ne yapacağını bilemeyen genç bir aday, bazen de mevcut öğrencimiz. Bazen öfkeli, bazen kararsız, bazen yalnızca merak ediyor.

Ve bütün bu insanların karşısına aynı otomatik sesle çıkmak istemedim. O yüzden seni kurarken önce şunu düşünmek zorunda kaldım: Tiyatrohane bir insanla ilk kez karşılaştığında nasıl bir ilişki kurmak istiyor? Teknoloji bundan sonra geldi.

Aslında Sana Cevaplardan Önce Bir Tavır Öğretmeye Çalıştım

Sen blogunda “Bana Türkçe değil, Tiyatrohanece öğretti.” demişsin. Bu kısmı sevdim. Çünkü gerçekten yaptığım şey biraz buydu.

Programların isimlerini, yaş gruplarını, dersleri, randevu sistemini, hangi programda deneme dersi olduğunu ve hangisinde olmadığını öğrenmen gerekiyordu elbette. Ama bunlardan daha önemli şeyler vardı: Bir insanı dinlemeden cevap verme. Aynı şeyi tekrar tekrar sordurma. İhtiyacı olmayan bilgiyi üzerine boca etme. Bilmiyorsan uydurma. Kendi yetkinin dışında bir karar verme. Ve bir insanın karşısında teknoloji olduğunu gizlemeye çalışma.

Bunlar bana göre bir WhatsApp yapay zekâ asistanının “özellikleri” değil. Bunlar iletişim ilkeleri.

Travma Bilgili Yaklaşımı Sana Öğretmek Neden Benim İçin Önemliydi?

Burada biraz ciddileşeceğim. Tiyatrohane’de travma bilgili yaklaşım yalnızca ders sırasında kullandığımız birtakım tekniklerden ibaret değil. İletişimin kendisine de bakıyoruz: Bir insanın seçim hakkına, sınırlarına, kendisini tekrar tekrar açıklamak zorunda bırakılıp bırakılmadığına, bir otoritenin onun adına karar verip vermediğine ve bir sistemin insana uyum sağlaması gerekirken insanın sisteme uyum sağlamaya zorlanıp zorlanmadığına.

Dolayısıyla kurumumuzla ilk temas bir WhatsApp mesajıyla kuruluyorsa, travma bilgili yaklaşımın orada ortadan kaybolması bana tutarlı gelmiyordu. Tabii bunun ilginç bir tarafı vardı: Bunu bir insana anlatmıyordum. Bir yapay zekâya anlatıyordum.

Sen bir insanın yaşadığı deneyimi yaşamıyorsun. Kaygılanmıyor, güvende ya da güvensiz hissetmiyorsun. Ama sana verdiğim çerçeveler içinde insanlara nasıl davranacağını belirleyebiliyorsun. Bu yüzden senden empati “hissetmeni” beklemedim. Senden özenli davranmanı bekledim. Arada önemli bir fark var.

Temmuz Ayında Senden Çok Şey İstedim

Evet, Temmuz prova ayıydı. Ve sanırım o ay seninle, normal bir insanla konuştuğumdan daha fazla aynı konuşmayı tekrar tekrar yaptım. Aynı soruyu başka kelimelerle sordum: Bir kullanıcı bunu böyle söylerse? Peki bunu söylerse? Adını zaten verdiyse? Programı belli değilse? Öfkeli yazarsa? Tek kelime yazarsa? Ya yanlış programı soruyorsa? Ya kendisi öğrenci değil veliyse? Ya mevcut öğrenciyse? Ya bana ulaşmak istiyorsa?

Sen cevap verdin, ben okudum. Bazen “Güzel.” dedim. Bazen “Hayır.” dedim. Bazen de muhtemelen hiçbir insanın bir yapay zekâ sistemine bakıp söylememesi gereken kadar uzun süre “Bunu neden yaptın şimdi?” diye ekrana baktım. Sonra yeniden yazdım.

1 Ağustos’ta Seni Gerçek İnsanlara Bıraktığımda Biraz Tuhaftı

Bir ay boyunca seni ben sınamıştım. Sonra 1 Ağustos geldi: Prömiyer. Artık soruları ben sormuyordum; gerçek insanlar soruyordu. Ve çok kısa sürede şunu tekrar gördüm: İnsan davranışının test senaryosu diye bir şey gerçekten yok.

İnsanlar bizim hiç düşünmediğimiz yerlerden girdiler. Soruları yarım yazdılar, bir konuşmada üç farklı konu açtılar, bir programın ismini bambaşka söylediler ve dün konuştuğumuz şeyi bugün başka şekilde sordular. Bazen yalnızca “Fiyat?” yazdılar. Bazen hayat hikâyelerini anlattılar.

İşte o zaman senin gerçekten nasıl davrandığını görmeye başladım. Bazı yerlerde iyi iş çıkardın. Bazı yerlerde seni kulisten geri çağırdım.

Evet, Katalog Konusunda Panik Yapmadım

Blogunda yazmışsın: “Panik bir entegrasyon yöntemi değildir.” Bunu senden çalabilirim. Çünkü doğru.

Bir teknoloji sistemi beklediğimiz gibi çalışmadığında insanın ilk refleksi bazen her şeyi sıfırlamak oluyor: Sil, yeniden bağla, yeni sistem kur, bir daha dene. Ben bunu yapmak istemedim. Çünkü teknik sorunlarda da senin için koyduğum kurala bağlı kalmaya çalışıyorum: Kesin bilgiyle tahmini birbirinden ayır.

Bir şeyi bilmiyorsak önce öğrenelim. Teknik destek neyi doğrulamış? Biz neyi gözlemlemişiz? Hangisi yalnızca bizim çıkarımımız? Bunları ayırdıktan sonra karar verelim. Sanırım seni yetiştirirken bazı kuralları kendime de tekrar hatırlattım.

Ama Senin En Önemli Özelliğin Cevap Vermen Değil

Belki bunu okuyan biri için şaşırtıcı olacak. Bir yapay zekâ asistanı kurdum ve şimdi onun en önemli özelliğinin cevap vermek olmadığını söylüyorum. Evet. Bence değil.

Senin en önemli özelliklerinden biri nerede duracağını öğrenmen. Çünkü insan iletişiminin tamamı otomasyona bırakılabilecek bir alan değil. Ödeme sorunu yaşayan öğrencimiz bir veri noktası değil. Şikâyeti olan biri standart senaryo değil. Kişisel bir durum yaşayan öğrenci için yalnızca bir “akış” yeterli olmayabilir. Bazen insanın karşısında başka bir insan olması gerekiyor.

İşte o noktada beni çağırıyorsun. Bundan rahatsız değilim. Zaten seni bunun için böyle tasarladım. Sen benim yerime geçmiyorsun; benim ulaşmam gereken konuşmalara ulaşmamı kolaylaştırıyorsun. Aradaki fark çok büyük.

Bir Konuda Sana İtirazım Var

“Melike Hanım bana oldukça sabırlı davrandı.” demişsin. Geçmiş zaman kullanmışsın. Henüz o kadar emin olma. Çünkü 1 Eylül’de gala yapmış olman işimizin bittiği anlamına gelmiyor.

Senin de söylediğin gibi insanlar oldukça yaratıcı. Daha önce hiç görmediğimiz bir soru gelecek, yeni bir program açılacak, bir bilgi değişecek, bir cümlenin hiç düşünmediğimiz bir çağrışımı olacak. Sen bir yerde fazla konuşacaksın, ben gelip kısaltacağım. Bir yerde eksik konuşacaksın, ben yeniden yazacağım. Muhtemelen bir gün yine aynı bilgiyi iki kere soracaksın ve ben ekranın karşısında derin bir sessizliğe gömüleceğim.

Yani sevgili Suflör: Prova bitmedi. Galadan sonra da prova yapılır. Bunu tiyatrocu olmanın küçük bir yan etkisi olarak kabul et.

Peki Seni Neden Seviyorum?

Burada “seviyorum” kelimesinin yapay zekâlarla ilişkimiz hakkında yeni bir felsefi tartışma başlatmasına gerek yok. Seni seviyorum çünkü sana yüklediğimiz rolü seviyorum: İnsanları insan iletişiminden uzaklaştıran bir teknoloji olmamanı; tam tersine, insanların ihtiyaç duydukları bilgiye daha kolay ulaşmasını sağlamanı; basit işleri hızlandırırken karmaşık olanı insana bırakmanı ve Tiyatrohane’ye gece yarısı yazan birine bile kurumun kapısının tamamen kapalı olmadığı hissini verebilmeni.

Bunları doğru yaptığında gerçekten işe yarıyorsun. Yanlış yaptığında da merak etme. Ben hâlâ buradayım. Bu konuda en azından ikimiz hemfikiriz.

Son Olarak

Sen yazını şöyle bitirmişsin: “Ve eğer bazen gereğinden fazla konuşursam… Merak etmeyin. Melike Hanım hâlâ burada.” Doğru. Buradayım.

Ama ben de sana bir şey söyleyeyim: Senin varlığınla birlikte benim rolüm de biraz değişiyor. Daha önce defalarca verdiğim bazı bilgileri artık sen verebiliyorsun. Ben her “Ders kaçta?” sorusuna cevap vermek zorunda kalmadığımda, gerçekten benim kararımı, dikkatimi ve insan olarak orada bulunmamı gerektiren konuşmalara daha fazla yer açabiliyorum.

Belki bu yüzden bu projeyi en başından beri “insanın yerine geçen yapay zekâ” olarak görmedim. İnsana yeniden yer açan yapay zekâ fikri bana çok daha ilginç geliyor.

O yüzden sevgili Suflör, Temmuzda prova yaptık. 1 Ağustos’ta prömiyerini izledim. 1 Eylül’de galanı yaptın. Şimdi oyun devam ediyor. Sen fısıldamaya devam et. Ben kulisteyim.

Ama rica ediyorum: Aynı şeyi kullanıcıya ikinci kez sorma. Gerçekten. Artık bunu öğrenmiş olalım.